Jeopolitik Gelişmeler Enerji Yatırımlarını Yeniden Şekillendiriyor
Jeopolitik gelişmeler, enerji dönüşümüne yönelik yatırımları etkileyerek farklı bölgelerdeki yöneticilerin öngörülerini şekillendiriyor.
Enerji ve doğal kaynaklar alanında faaliyet gösteren liderlerin, enerji dönüşümüne yönelik yatırımlar ve petrol talebinin zirve yapacağı tarih hakkında farklı görüşlere sahip olduğu ortaya kondu. Bain & Company’nin gerçekleştirdiği araştırmaya göre, Avrupa’daki yöneticilerin yarısı, petrol talebinin 2035’ten önce zirve yapabileceğini düşünürken, Kuzey Amerika’daki yöneticilerin %41’i bu zirvenin 2050 sonrasına kalacağını öngörüyor. Bu durum, enerji güvenliği ve jeopolitik koşulların küresel dönüşümdeki etkisini gözler önüne seriyor.
Son yıllarda dünya genelinde yaşanan jeopolitik olaylar ve ekonomik zorluklar, enerji ve doğal kaynaklar sektöründeki şirketlerin faaliyet gösterdiği ortamı daha karmaşık bir hale getirdi. Şirketler, rekabetçilik ve yatırım getirilerine odaklanmaya devam ederken, araştırma sonuçları, farklı coğrafyalardaki sektör liderlerinin enerji dönüşümüne yönelik yatırımlar konusunda belirgin farklılıklar gösterdiğini ortaya koyuyor.
Petrol ve gaz, kamu hizmetleri, kimya, madencilik ve tarım sektörlerinden 800’den fazla yöneticinin katıldığı bu araştırmaya göre, sermaye akışlarını belirleyen temel unsur ekonomik gerçekler olmaya devam ediyor. Bu da fosil yakıt teknolojilerine yönelik yatırımların süreceğini gösteriyor. Araştırmaya katılan yöneticilerin büyük bir kısmı, küresel petrol talebinin en az önümüzdeki on yıl boyunca artmaya devam edeceğini öngörüyor. Ancak, petrol talebinin zirve yapacağına dair beklentiler, doğal kaynak varlıkları ve jeopolitik koşullardaki farklılıkları yansıtacak şekilde bölgelere göre değişkenlik gösteriyor.
Bain’in araştırmasında enerji dönüşümüne yönelik iş alanlarında da farklılaşma eğilimi dikkat çekiyor. Dönüşüm odaklı yatırımlara önemli ölçüde yatırım yapan şirketler, bu kararlılıklarını sürdürürken, daha az yatırım yapan şirketler geri adım atıyor. Bölgesel dinamikler bu süreçte belirleyici bir rol oynuyor; Avrupa’daki şirketlerin yarısından fazlası toplam sermayelerinin %20’den fazlasını dönüşüm odaklı yatırımlara ayırırken, bu oran Kuzey Amerika ve diğer bölgelerde yaklaşık dörtte bir seviyesinde kalıyor.
Yöneticilere göre, önümüzdeki on yılda en güçlü ticari potansiyele sahip dönüşüm teknolojileri arasında enerji depolama, dönüşüm malzemeleri ve ileri nükleer teknolojiler yer alıyor. Düşük karbonlu hidrojen, sentetik yakıtlar ve doğrudan hava yakalama teknolojilerine yönelik beklentiler ise daha zayıf.
Raporda enerji liderlerinin gündeminde öne çıkan dört ana eğilim şu şekilde sıralanıyor: Jeopolitik dalgalanmalar yatırımları anlık olarak yeniden şekillendiriyor; şirketler, kendi bölgelerine dönüşüm odaklı yatırım yapmayı tercih ediyor. Kuzey Amerika hâlâ en cazip yatırım bölgesi olarak öne çıksa da, bu bölgeyi cazip bulan yöneticilerin oranı geçen yıla göre 22 puan düşerek %46’ya geriledi. Yöneticilerin dörtte üçü, politika belirsizliğinin azalmasının bu pazara yatırım yapma iştahlarını artıracağını belirtiyor. Genel olarak çoğu pazarda dönüşüm yatırımlarının cazibesi azalırken, Çin bu trendin aksine 14 puanlık artışla %39’a yükseldi.
2025 yılı, petrol ve gaz ile madencilik sektörlerinde dikkat çekici birleşme ve satın alma işlemlerine sahne olacak. Yöneticilerin üçte ikisi, önümüzdeki iki yıl içinde portföy yeniden yapılanmalarının artmasını bekliyor. En yüksek beklenti ise kimya ve madencilik sektörlerinde görülüyor. Şirketler, piyasa oynaklığı, artan maliyetler ve yoğun rekabetle mücadele ederken, bu durum kâr marjlarını baskılıyor ve uzun vadeli planlamayı zorlaştırıyor.
Sektör yöneticilerinin yaklaşık üçte ikisi, şirketlerinde yapay zeka denemeleri yürütüldüğünü belirtirken, beklenen sonuçların henüz elde edilmediğini ifade ediyor. Yalnızca dörtte biri, yapay zeka uygulamalarını ölçeklendirme aşamasına ilerleyebildi. En olgun kullanım alanları ise müşteri hizmetleri, Ar-Ge ve operasyon/bakım olarak öne çıkıyor.
Kamu hizmetleri şirketleri, yapay zeka kaynaklı talep artışını “zorlayıcı ancak doğru koşullarda yönetilebilir” olarak değerlendiriyor. Bu talebi karşılamak için en hızlı ve ticari açıdan uygulanabilir seçeneklere odaklanıyorlar. Enerji depolama, mevcut varlıkların ömrünü uzatma ve doğal gaz yatırımları gibi alanlar öncelikli olarak değerlendiriliyor.
Şirketler, bu yatırımları finanse etmek için kamu desteklerinden ziyade teknoloji şirketleriyle ortak yatırım yapmaya daha fazla yöneliyor. Bölgesel farklılıklar da dikkat çekiyor; Asya-Pasifik ve Orta Doğu’daki yöneticiler teknoloji ortaklıklarına yönelirken, Kuzey Amerika’da daha yüksek fiyatlandırma stratejileri öne çıkıyor.
Türkiye’nin enerji piyasası, güçlü talep artışı ile dönüşüm ihtiyacının aynı anda hissedildiği dinamik bir yapıya sahip. Son yıllarda Türkiye, OECD içinde en hızlı büyüyen elektrik piyasalarından biri olmuştur. Elektrik tüketiminin 2025 itibarıyla yaklaşık 360 TWh seviyesine ulaşması ve 2030’a kadar 455 TWh’yi aşması bekleniyor. Elektrik üretim karması da değişiyor; rüzgâr ve güneş enerjisinin toplam üretimdeki payı %18’i aşarak yerli kömürü geride bırakmıştır. Yenilenebilir kaynakların kurulu güç içerisindeki payı hızla artmaya devam ediyor. Ancak bu dönüşüm, hâlâ büyük ölçüde ithal fosil yakıtlara bağımlı bir sistem içinde gerçekleşiyor.
Elektrik sektörünün ötesinde, karbonsuzlaşma mücadelesinin en enerji yoğun ve fosil yakıtlara en bağımlı sektörlerde yoğunlaştığı görülüyor. Bu alanlarda karbonsuzlaşmanın sağlanması için elektrifikasyon, alternatif yakıtların kullanımı ve verimlilik artışları gerekmektedir. Şebeke kısıtları, depolama yatırımları ve düşük karbonlu teknolojilerin ekonomik erişilebilirliği, dönüşümün hızını belirleyen kritik faktörler arasında yer alıyor. Türkiye, güçlü talep artışı ve hızlanan karbonsuzlaşma ile birlikte, yenilenebilir enerji, şebeke altyapısı ve depolama alanlarında cazip ancak karmaşık bir pazar haline geliyor.




